Author | Message
Yönetici Online status 133 #132   2017-07-31 11:51 GMT        

Büyük ihtimalle simge ile 'miş miş' isimli ünlü şarkısı vesilesiyle tanıştınız. Ancak onun hikayesinde hit bir şarkıdan daha fazlası var.

SİMGE SAĞIN'ın bize bir yerlerden tanıdık gelen bir öyküsü var. Hemen herkesin radarına İnternet'te, 115 milyon kez 'tık'lanan 'Miş Miş' isimli şarkısıyla girse de, aslında uzun süredir hayatımızdaymış. Ama hikâyesinden önce size biraz Simge'nin kendisini anlatayım. (Albümlerde yalnızca ismini kullandığı için ona ismiyle hitap ediyorum.) Simge ile tanışmadan önce röportajlarını okumuştum.

 
Bir röportajında, onun için kurulan ilk cümle, heyecanlı biri olduğuna dairdi. Peki, heyecanlı mıydı? Evet, belki bir parça ve bazen... Ama ben olsam, onu tanıtırken heyecanını son sıralara koyardım. Çünkü karşımda, 30'larının ortasında, aklına koyduğunu yapan, güçlü ve olgun bir kadın var. Ve bence
en etkileyici tarafı da bu…
 
 


Bulunduğu yere tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş. Beykoz, Cem Botanik'teki çekimimiz süresince bazen, bazı şeylere "Hayır." dedi Simge. Bir kıyafete ya da bir durumun kendisine… Ama hemen "Kusura bakma, seninle ilgili bir durum değil. İşimi iyi yapmak için 'Hayır.' demeyi öğrendim." diye de ekledi.
 
Bu yüzden onu size anlatacaksam, şu cümleyi de kurmalıyım: Karşımda son derece profesyonel bir kadın var. Üstelik yolu henüz yarılamadan… Belki biraz da günlük hayattaki Simge hakkında birkaç cümle kurmalıyım. 

Törpüleyemediği bir samimiyeti var. Çevresi bunu biraz dert ediniyormuş hatta. Bunda belki de uzun yıllar boyunca gece sahneye çıkması ve kendini koruyacak bir beden dili geliştirmesinin de etkisi vardır. Bazen tüm dertlerinizi anlatmak isteyeceğiniz kız arkadaşınız oluveriyor bazen de mahalleli bir 'erkek çocuğu'… Ve bazen de birlikte çalıştığı ekibin gece yarısı evine nasıl döneceğini düşünüp aracıyla onları bir yerlere bırakan anaç bir kadın.
 
Hikâyeye geri dönelim. Simge'nin öyküsü, bana bir yerlerden tanıdık geliyor. İlk olarak yıllar önce bir albüm çıkarmış, ama albüm tutmamış; kendi tabiriyle başarısız olmuş. Her şeyin yeri ve zamanı vardır yasasına bakacak olursak, belki de Simge'nin tüm yaşadıklarını yaşaması gerekiyormuş. Hani hep karşımıza çıkan "Yıkılmadım, ayaktayım…" diye devam eden ünlü şarkının sözlerini hatırlatıyor bana yaşadıkları...
 
Ama hayatının dönüm noktasından önce biraz daha geçmişe gidelim. Yıl, 1981. Kurtuluş'ta, bir apartman katında, Amasyalı müzisyen bir babayla Arnavut ev hanımı bir annenin ikinci kızı doğacaktır o sene. Sonrasında ailenin bir de erkek çocuğu olacak, babanın yükü arttıkça evdeki değişimler başlayacaktır. Orkestralarda çalışan baba, ailesine zaman ayıramadığını düşündüğü için işini değiştirecek; ama evdeki müzik hiç susmadığı için günün birinde müzik yine karşılarına çıkacaktır. 








Babanın bir dönem ekmeğini müzikten kazanmasına annesinin mandolin çalması ve evin ortanca çocuğunun bulduğu her kasetin üstüne şarkı okuyup yeniden kayıt yapması da eklenince bugünkü gelecek kaçınılmaz olmuş.
 
Bu yüzden de Simge, günün birinde ailesine "Şarkı söyleyeceğim." dediğinde, kendisine ilk karşı çıkan babası olmuş. Kızının acı çekeceğini, üzüleceğini düşünmüş; mutlu sona ulaşılan yoldaki çileleri düşünecek olursak haksız da sayılmazmış. 

"Babam çok acı çekeceğimi, üzüleceğimi düşünüyordu. Aslında çok haklıymış. Bu iş, sevinçli bir iş değil. Dışarıdan çizilen imaj gibi yaşanmıyor." Ve sonunda dediğini yapmış Simge. Babası da, "Ancak bu
işin okulunu okursan…" deyince konservatuarın yolunu tutmuş. Zaten lisede 'kötü' bir öğrenciymiş. Lise 1'de sınıf tekrarı var. Pek çok öğrencinin barışamadığı matematik, kimya ve fi zik gibi dersler ona göre de değilmiş. Aslında kötü bir öğrenci olmadığını da İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı'na bölüm ikincisi olarak girdiğinde kanıtlamış. "Konservatuarı bitirdiğin günü hatırlıyor musun?" diye soruyorum.
 
Çünkü okulu bitirdiğimiz o büyük günden itibaren bizden beklenenlerin olması, "Bir an önce hayata atılmalıyım." hissini de beraberinde getiriyor. Ancak bu durum, Simge için geçerli değilmiş. "Okulu bitirdikten sonra iş sahibi olmadım. 

Henüz öğrenciyken alaylı bir şekilde bu işi yapıyordum. Hem okuyup hem de para kazanıyordum. Küçük yaşta, ayakları üzerinde dimdik duran, ailesine yardım eden, kendi harcını ödeyen ve harçlığını kazanan bir kız çocuğuydum. Hem okuduğum hem çalıştığım hem de gece sahneye çıkıp şarkı söylediğim için çok erken olgunlaşıp biraz erkeksileştim. 

Bu bir mecburiyetti belki de. Kendimi korumak zorundaydım. Çünkü gece işi yapıyordum. Biliyorsun bu ülkede, bu işleri yapmak çok zor. Bu işleri yapan insanlara saygı duyulmadığını
görmek de çok üzücü." Sahneye çıktığı ilk akşamı soruyorum… 







Çanakkale, Karabiga'daki bir balık restoranıymış. Konservatuara ilk başladığı yıl, bir arkadaşı "Güzel parası var, ister misin?" diye sorduğunda, "Neden olmasın." demiş. Ailesi de onunla birlikte yollara düşmüş.
 
"Sahneye çıkıyordum ama ne yapmam gerektiğini pek bilmiyordum." Simge, bir an durup düşüncelere dalıyor. Ve sonra, "Ne kadar garip değil mi? O restoranın sahipleri şu an beni hatırlıyorsa çok şaşırıyorlardır." diyor. Oradan kazandığın parayı ne yaptığını hatırlayıp hatırlamadığını soruyorum. Hatırlamadığını, büyük ihtimalle ihtiyaçlarını karşıladığını ya da ailesine yardım etmiş olabileceğini söylüyor.
 
Devamı Esquire' da 
 
RÖPORTAJ TÜRKAN DOĞAN
FOTOĞRAF CAN TORUN MODA EDİTÖRÜ SİMGE YÜCEPUR